Beni Hatırla
Charles Bukowski
Kültür - Sanat
Açıklama
Bilgi
Albüm
Charles Bukowski (16 Ağustos 1920 9 Mart 1994), asıl adı Heinrich Karl Bukowski olan Amerikalı yazar ve şair. Yapıtlarında bazen Henry Chinaski ismini de kullanmıştır. Hayatının çoğunu ABD'nin Los Angeles şehrinde geçirmiştir. Eserlerinde genellikle toplum dışı insanları ve depresyonu konu alması ve alkolizme yakın bir hayat tarzını anlatmasıyla ünlüdür. Bunun nedeni olarak kendisinin bu hayatı yaşaması gösterilebilir. Bukowski'nin yazılarında kendi hayatını yazıp yazmadığı tartışma konusu olmuştur hayranlarının bir kısmı bunları kurguladığını, çoğunluğu ise yaşamadan bu tip kurguları yapmasının mümkün olmayacağını ve o karakterde bir insanın bu hayatı sürmesinin zaten doğal olduğu görüşünü savunmaktadır.

I. Dünya Savaşı'nın sonlarında Almanya'ya askeri hizmet nedeniyle gelen Polonya asıllı Amerikan bir babanın ve terzilikle uğraşan Alman bir annenin çocuğu olan Charles Bukowski 1920 yılında Andernach, Almanya'da doğdu. 2 yaşındayken Los Angeles'a taşındılar. 1929 Krizi sırasında Bukowski'nin babası genelde işsizdi ve Bukowski'ye şiddet uygulardı. Çocukluğunda genelde sessiz ve bu nedenle dikkat çeken yazar bazen çıldırış noktasına geliyor kendinden hiç beklenmedik kabadayılıklar yapıyordu. İlk okul yıllarındandan itibaren korkusuz olan Bukowski kendi yazdığı bir eserinde ilkokul öğretmenine "sevişelim" dediğini söylemektedir. Daha o zamandan nasıl birisi olacağı netlik kazanan Bukowski, Los Angeles Lisesi'nden mezun olduktan sonra sanat, gazetecilik ve edebiyat dersleri aldığı Los Angeles Şehir Üniversitesi'nde 1 yıl okudu.

Yazmaya başladığı günden itibaren yazılarını yayımlanması için dergilere gönderen Bukowski'nin yazıları hep geri gönderilmiştir. Ancak 24 yaşındayken "Aftermath of a Lenghty Rejection Slip" isimli kısa öyküsü yayımlandı. İki yıl sonra bir başka kısa öyküsü olan "20 Tanks From Kasseldown" isimli eseri yayımlandı. Bukowski yayıncılık yönteminlerinden hayal kırıklığına uğradı ve neredeyse 10 yıllığına yazmayı bıraktı. Hayatının bu bölümünü A.B.D.'yi gezerek, çeşitli işlerde genellikle kısa vadeli çalışarak ve ucuz pansiyonlarda konaklayarak geçirdi. Hayatının diğer bölümlerinde olduğundan daha yoğun bir tempo ile açlık ile boğuşan ve kadınlarla zaman geçiren Bukowski daha sonra bu yıllarını Factotum isimli kitabında da anlatmıştır. Bu dönemde ki işlerinin kısa vadeli olmasının nedeni de düzen tanımaz kişiliği ve alkol bağımlılığındandı. Bukowski babasına olan nefretini onun aksine bir hayat yaşayarak göstermiş ve bir yazısında da bu yüzden bir hiç olmayı seçtiğini söylemiştir. O babasının aksine olduğu gibi görünen ve bir şey olmamayı hedefliyen birisi olarak kazandığı paraya önem vermiyor ve barlarda günü birlik bir hayat sürüyordu. Zengin amerikalı kadınlarla ilişkiye girdiği dönemlerde onlara kaba dahi davransa etkiliyor onların evlerinde yaşamaya başlıyor ama bir türlü o hayata adapte olamayarak eski hayatına geri dönüyordu ki 1969’da da bunu aç kalmayı seçtiğini söyleyerek ispat etmiş oluyor adeta.Ayrıca ömrünün çoğu denilebilinecek kadar kısmını da hipodromlarda gecirmiş ve bundan yazılarında sık sık sözetmiştir. 1950'lerin başında Bukowski, iki yıldan az bir süre A.B.D. Posta İdaresi'nde posta kuryesi olarak çalıştı. 1955'te ölümün ucundan döndüğü alkol komasından dolayı hastaneye kaldırıldı. Taburcu olduktan sonra bir daktilo satın aldı ve şiir yazmaya başladı.1957'de Barbara Fry ile evlendi fakat 1959'da boşandılar. Bukowski, şiir yazmaya ve içki içmeğe devam etti ve sonra Los Angeles'taki postaneye geri döndü. 1965'te hiç evlenmediği Francis Smith'ten bir kızı oldu. 1969'da Black Sparrow Yayınevi'nden ömür boyu 100 dolar maaş teklifini alınca postaneden ayrıldı. Bir mektubunda şöyle bir açıklaması vardı "İki seçenekten birini seçmek zorundaydım: Posta ofisinde kalıp delirmek ya da yazmaya oynayıp açlıktan ölmek. Ben aç kalmayı seçtim." Posta ofisini bırakalı bir ay olmayalı Bukowski Postane ismindeki ilk romanını bitirdi. 1976'da Bukowski, Linda Lee Beighle ile tanıştı. İki yıl sonra birlikte Los Angeles'ta bir liman şehri olan San Pedro'ya taşındılar. Bukowski ve Beighle 1985'te evlendiler.

Bukowski, Pulp romanını henüz bitirdikten sonra 9 Mart 1994'te 73 yaşındayken San Pedro, Kaliforniya'da öldü. Ölüm töreni budist rahipler tarafından yönetildi.

Bu tip bir hayat yaşadığı için bir çok kez tutuklanmış, dayak yemiş hatta bazı kitaplarında adam öldürdüğünü dahi söylemiş olan Bukowski hayatı, özgün dili ve tarzı ile Amerikadan edebiyatına damgasını vurmuş, ülkemizde ise ilk kez Sokak dergisinde çıkan öyküleri ile tanınmıştır.

Forumlar (1)
Başlık Cevap Son Mesaj
Born Into This Yazar: Sina Ugurluer 1 Muhammet
31.12.2011
Yorumları (19)
Suat Altıntas 15:48 25.04.2009

suda yan ateşte boğul ;)

Silinmiş 16:52 10.09.2009

ben bir dahiyim ama bunu benden başka bilen yok..

Sema 17:56 20.09.2009

''kölelik kaldırılmadı,envaye çeşidide içine alacak biçimde genişletildi''

Tuğçe 15:25 19.10.2009

"what does not kill me will make me wake up at 5 pm the next day."

Silinmiş 12:17 02.07.2010

" insan ruhunun derisi yoktur, şarkı söylemek isteyen iç kıvrımları
vardır,duymuyur musunuz? mırıldanıyor, duymuyor musunuz yoldaşlar? sıkı
bir hatun ve yeni bir Cadillac hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Temel
Reis yine tek gözlü kalacak ve Nixon yeni başkanımız olacak. İsa
çarmıhtan indi, şimdi bizi çivilediler lanet şeye. se...çimimiz seçim
değil. Çok hızlı hareket edersek, ölürüz. yeterince hızlı hareket
etmezsek, yine ölürüz. onların destesiyle oynuyoruz; kıçında iki bin
yıllık Hristiyan tıpası varken nasıl sıçacaksın?"

Silinmiş 21:47 30.07.2010

Cass, kasabanın en güzel kızı, yirmisinde ölmüştü...Üstelemeliydim 'Hayır' dediğinde...
''ALLAH'IN BELASI OROSPU ÇOCUĞU .KES SESİNİ!''

Büyüksün pis moruk =)

Silinmiş 20:14 11.09.2010

anaaaa nasıl ben bu grupta olmam la :D

Silinmiş 18:47 23.09.2010

"bir kadın olarak doğmuş olsaydım, kesinlikle orospu olurdum."

Silinmiş 23:10 31.10.2010

iyi olurdu buradan
ayrılmak,
gitmek artık,
nalları dikmek, bütün anıları
terketmek
filan,
ama kalmanın da
bir tadı var:
kendilerini
afet
sanıp
şimdi kirli dairelerinde
sabırsızlıkla melodram dizisinin
başlamasını bekleyen
bütün o yavrular,
ve bütün o delikanlılar,
Yıllık'larda
pürüzsüz ciltleriyle
bir gün
önemli biri
olacaklarından emin emin
sırıtan,
şimdi polis onlar, daktilograf,
sosisli sandöviç satıcısı,
tımarcı,
toz
zerrecikleri,
kalıp diğerlerinin
ne olduklarını
görmek güzel - yalnız
banyoya girdiğinde
aynayı es geç
ve sifonu çektiğinde
arkana bakma.

Hanife 13:06 27.11.2010

Ben de küçük şeylerden mutlu olabilirim ama bu kadar b.kun arasından o küçük şeyleri bulup çıkarmaya üşeniyorum

Suat Altıntas 00:27 24.01.2011

Edebi bir Aşk
onu her nasılsa yazışma ya da şiir veya dergiler yoluyla tanıdım

ve bana tecavüz ve şehvet konulu çok seksi şiirler yollamaya başladı,

ve işin içine biraz da entellektüellik karışınca

biraz kafam karıştı ve arabama atlayıp Kuzey'e sürdüm;

uykusuz, akşamdan kalma, yeni boşanmış,

işsiz, yaşlanmış, yorgun, beş on yıldır

çoğunlukla uyumak ister bir halde, sonunda moteli buldum

küçük güneşli bir kasabada toprak bir yol üzerinde

ve orda oturup bir sigara tüttürdüm

düşündüm, gerçekten delirmiş olmalısın diye,

ve bir saat geç çıktım

kadınla buluşmaya, epey yaşlıydı,

nedense benim kadar, pek seksi değildi

ve bana çok set, ham bir elma verdi

kalan dişlerimle çiğnediğim;

adı konulmamış bir hastalıktan ölüyormuş

astım gibi bir şeyden, ve

sana bir sır vermek istiyorum dedi, ben de

biliyorum; bakiresin,35 yaşındasın, dedim.

ve bir defter çıkardı, on-oniki şiir:

bir ömürlük çalışma ve okumak zorunda kaldım

ve anlayışlı olmaya çalıştım

ama çok berbattılar.

sonra onu bir yere götürdüm, boks maçlarına

ve ellerini kenetleyip

dumanın içinde öksürdü

ve etrafına bakınıp durdu

bütün insanlara

ve sonra da boksörlere.

sen hiç heyecanlanmazsın, değil mi? , dedi

ama o gece tepelerde epeyce heyecanlandım,

ve onunla iki-üç kere daha buluştum

şiirlerinin bazılarında yardımcı oldum

ve dilini boğazımın yarısına kadar soktu

ama ondan ayrıldığımda

hala bakireydi

ve berbat bir şair.

düşünüyorum da bir kadın açmamışsa bacaklarını

35 yıl

iş işten geçmiştir

aşk için de
şiir için de.

Evren 03:39 19.02.2011

SÜLÜK ÜZERINE NOTLAR / CHARLES BUKOWSKI ((:

sülük; denizde ya da tatlı suda yasayan, kan emici, halkalı solucan, yapıskan, sırnasık (kimse)

sülük bir bakıma bizden çok üstün bir varlıktır; bizi nerede ve nasıl bulacagını bilir genellikle banyoda ya da cinsel iliskinin ortasında ya da uykuda, sizi büyük aptesinizin ortasında yakalamakta da pek ustadır, sayet kapıdaysa, "bir dakika, allah kahretsin, bir dakika!" diye ba-gırabilirsiniz, ama ıstırap içinde bir insanın sesi onu yüreklendirir sadece -kapıyı daha sert, daha heyecanla yumruklamaya baslar, sülük genellikle hem kapıyı vurur hem de zili çalar, nasıl açmazsınız kapıyı? gittigi zaman -nihayet- bir hafta boyunca kendinize gelemezsiniz, sülük ruhunuza isemekle kalmaz, sarı suyunu büyük bir maharetle tuvaletinizin oturagına da bırakır, fark edilmeyecek kadar; ancak üstüne oturunca fark edersiniz, ama artık çok geçtir.


sizden farklı olarak bol bol gevezelik edecek vakti vardır sülügün, üstelik bütün fikirleri sizinkilere terstir, ama o bunu asla bilmez çünkü hiç susmaz, araya iki kelime sıkıstırıp ona katılmadıgınızı söylemeye
kalkıssanız bile sizi duymaz, sizin araya girisiniz onun için bir bosluk anıdır, konusmasına kaldıgı yerden devam eder. o konusurken siz de onun pis sümügünü ruhunuza silmeyi nasıl bu kadar iyi basardıgını düsünürsünüz, sülük sizin uykusaatlerinizi de çok iyi bilir, siz derin uykudayken telefon eder ve ilk sorusu, "seni uyandırdım mı?" olur. ya daevinize gelir, perdelerin örtülü oldugunu gördügü halde orgazmı çagrıstıran bir cosku ile kapıyı yumruklar,parmagını zile basıp tutar, cevap vermezseniz, "içerde oldugunu biliyorum!" diye bagırır, "arabanı gördüm."bu yıkıcı insanlar düsünce mekanizmasının nasıl çalıstıgından habersiz de olsalar onlardan hoslanmadıgınızı sezerler, ama bu onları kamçılar, ayrıca ne tür bir insan oldugunuzun da farkındadırlar -incitmekle incinmek arasında hep ikinciyi seçen birisiniz, sülük insanlıgın iyi yanları ile beslenir; iyi insanın kokusunu alır. sülügün kendi kesfi sandıgı bazı standart ve kabız fikirleri vardır, en çok sevdiklerinden bir iki örnek: "hiçbir sey BÜTÜNÜYLE kötü olamaz, bütün polisler kötüdür diyorsun, ama degildir, iyi polislere de
rastladım ben. iyi polis de var."fırsat bulup ona bir insanın polis üniformasını üzerine geçirdigi andan itibaren mevcut düzenin maaslı bekçisioldugunu anlatamazsın, polisin isi degisimi engellemektir, gidisattan hosnutsanız bütün polisler iyidir,degilseniz kötüdür, bütünüyle kötü diye bir sey vardır, ama sülük bu kulaktan dolma ev üretimi felsefe iledoludur, bunlardan vazgeçmez, sülük insana düsünce özürlü biri olarak yapısır acımasızca, kesin ve sonsuzadek. "olup bitenlerden habersiziz, gerçek yanıtların bize ulasması mümkün degil, liderlerimize güvenmekten baskaçaremiz yok."bu o denli aptalca ki yorum yapmayacagım, sülügün saçmalıklarını sıralamaktan da vazgeçiyorum hatta,sinirlerim bozuluyor.


devam edelim, sülügün isminizi ve adresinizi bilmesi de gerkli degildir, sülük her yerdedir, kokusmus, zehirli, ölümcül ısıgını üstünüze yansıtmaya her an her yerde hazırdır, at yarıslarında sanslı oldugum bir dönem hatırlıyorum, altıma yeni bir araba çekmis Del Mar civarında geziniyordum, her gece yarıslardan sonra farklı bir motel seçiyor, sonra sahilde yemek yiyebilecegim iyi bir yer arıyordum, yemekleri lezzetli ve tenha bir yer. bu bir çeliski aslında, yani yemekleri lezzetli restoran kalabalık olur. ama bütün genellemelerde oldugu gibi bunun da istisnaları vardır, insanlar bazen yemeklerin çöpten farksız oldugu yer lere ragbet ederler, neyse, her gece yemekleri lezzetli ve çıldırtan kalabalıktan uzak bir yer bulmak kutsal birarayıs olmustu benim için. böyle bir yer bulmak uzun zaman alabiliyordu, bir gece yerimi bulmak bir buçuksaatimi aldı. arabayı park edip içeri girdim. New York usulü biftek, patates tava filan söyledim, yemegibeklerken kahve içiyordum, bombostu mekan; harikulade bir geceydi. New York usulü biftegim geldi ve oanda kapı açıldı, evet, sülük gelmisti, dogru tahmin ettiniz, tezgahta otuz iki tabure vardı, sülük yanımdakitabureye oturmak ZORUNDA hissetti kendini, çöregini yerken bir yandan da garson kızla sohbete basladı,balık gibi dümdüz bir herifti, söyledikleri bagırsaklarıma bıçak gibi saplanıyordu, zırvalıyor, ruhunun piskokusunu her yere bulastırıyordu, ancak yemegimi yiyebilecegim kadar bir dirsek payı bırakmıstı bana. budirsek payını ayarlamakta da çok ustadır sülük. New York usulü biftegimi çabucak mideme indirip kendimidısarı attım, o gece öyle sarhos oldum ki ertesi gün ilk üç kosuyu kaçırdım. çalıstıgınız, is yaptıgınız mekanlarda da mutlaka bir sülük vardır, ben sülük yemiyim, bir keresinde çalıstıgım yerde on bes yıldan beri kimse ile konusmamıs biri çalısıyordu, daha ikinci günümde benimle otuz bes dakika konustu, kendinden geçmisti, daldan dala atlıyordu orospu çocugu, onun da bir tadı olabilir ama söyledikleri
mizahtan yoksun kokusmusluklardan ibaretti, onu iyi çalıstıgı için tutuyorlardı orada, "iyi bir yövmiyenin hakkı emekle verilir." her iste en az bir sülük vardır ve beni hemen bulur, çalıstıgım her iste su cümleyi sık sık duymusumdur: "buradaki kaçıkların hepsi sana bayılıyor." yüreklendirici degil böyle bir sey duymak. ama hepimizin belki de farkında olmadan birilerine sülüklük yapmıs olmamız olasılıgını da gözardı
etmemekte yarar var. berbat bir düsünce ama büyük olasılıkla dogrudur, hem sülüge karsı dayanıklılıgımızı da artırabilir, yüzde yüz insan yoktur aslında, hepimizin, baskalarının farkında olup bizim farkında olmadıgımız
deli ve çirkin bir yanı vardır, yoksa bu çiftlige nasıl katlanabilirdik?


yine de sülüge karsı önlem alan insana saygı duymalı, sülük kesin tavır karsısında ürker, baskasına musallat olur. hayat dolu, entelektüel bir sair tanıyorum, ön kapısına büyük harfler ve mükemmel bir elyazı-sı ile söyle
yazmıstı:ilgilenenlere: beni görmek istiyorsanız lütfen telefon edip randevualın. davetsiz gelenleri kabul edemeyecegim, isimi yapabilmek için zamana ihtiyacım var. isimi katletmenizeizin veremem, beni hayatta tutan seyleri yapabilirsem, rahat ve sıkıntısız bir ortamda karsılastıgımızda size karsı daha nazik olacagımı lütfen bilin. bu yazıya hayranlık duyuyorum, züppelik ya da insanın kendini abartması olarak algılamıyorum, dogal haklarına sahip çıkan cesaret ve mizah dolu bir adam söz konusu, ilk kez tesadüfen gördüm bu yazıyı, bir süre bakıp adamın yazıdaki sesini duyduktan sonra arabama binip uzaklastım, anlamaya basladıgımız an her seyin basladıgı andır ve bazılarımız artık anlamaya baslasa çok iyi olacak. Love-in'lere, o toplu sevgi ayinlerine
itirazım yok mesela, yeter ki beni katılmaya zorlamayın, sevgiye bile karsı degilim, ama biz sülüklerden söz ediyorduk, degil mi?sülük için kolay lokma olmama ragmen bir keresinde ben de tavır koydum, o sıralar on iki saatlik gecevardiyasında çalısıyordum. Tanrı beni affetsin, ve tanrı tanrıyı afetsin, her neyse bu çok sülügümsü sülük hersabah saat dokuzda bana telefon etmekten kendini alamıyordu, sabahlan yedi buçukda eve gelip iki bira içtikten sonra ancak uyuyabiliyordum. Zamanlaması mükemmeldi, her seferinde o alısılagelmis aptal oyununu
oynardı, beni uyandırmıs olmanın bilincinde sesimi duymak onu mest ederdi, öksürür, tıksırır, bogazını temizleyip kem kümlerdi, "bak," dedim sonunda, "ne bok yemeye beni saat dokuzda uyandırıyorsun? sabaha
kadar çalıstıgımı biliyorsun, on iki saat çalısıyorum! neden beni saat dokuzda arıyorsun allahın cezası?" "belki at yarıslarına gidersin diye düsündüm, seni hipodroma gitmeden önce yakalamak istedim." "dinle," dedim, "ilk kosu 13:45'de, ayrıca gecede on iki saat çalısırken nasıl hipodroma gidebilirim? bu kadar seye nasıl zaman bulacagım? uyumam, sıçmam, yıkanmam, beslenmem, düzüsmem, ayakkabılarıma bagcık filan satın almam gerekiyor, gerçek kavramın yok mu senin? isten geldigimde en son lanet damlama kadar tüketilmis oldugumu anlayamıyor musun? geriye bir sey kalmıyor, anlasana! hipodroma gidemiyorum, kıçımı
kasıyacak gücüm yok. neden beni sabahın lanet dokuzunda arıyorsun?"
fırçayı yiyince sesi kısılmıstı -"hipodroma gitmeden önce seni yakalamak istedim."


yararı yoktu, telefonu kapattım, gidip karton bir kutu aldım, telefonu içine sokup üstünü paçavra ile doldurdum, her sabah isten geldigimde bunu yapıyor, kalktıgımda telefonu kutudan çıkarıyordum, sülük
ölmüstü, bir gün dayanamayıp beni görmeye geldi.
"neden artık telefonlarıma cevap vermiyorsun?"
"telefonu bir kutuya koyup üstüne paçavra dolduruyorum."
"sembolik olarak beni de o kutuya koydugunun farkında degil misin?"
ona bakıp sakin ve yumusak bir sesle, "bak bu dogru," dedim.
bir daha eskisi gibi olmadık, benden yaslı, hayat dolu ve sanatçı olmayan (sükür) bir arkadasımla konusuyordum,
"McClintock beni günde üç kez arıyor, seni aramıyor mu?" diye sordu.
"artık aramıyor."
McClintock'lar herkesin alay konusudur ama onlar bunun asla farkında olmazlar, bir McClintock hemen farkedilir, her McClintock yanında küçük bir telefon defteri tasır, telefonunuz varsa sayet çok dikkatli olun. sülük
size sehir içi arayacagını söyleyip (yalan) telefonunuzdan bitmek bilmeyen zehirli hikayelerinden birinibezgin dinleyicisinin kulagına dökecektir mutlakta, bu McClintock tipi sülük telefonda saatlerce konusabilir,dinlememeye çalıssanız da elinizde olmadan kulak misafiri olur, hattın öbür ıstırap ucundaki kisiye güler, biraz da acırsınız. belki bir gün dünya düzeni öyle degisir ki, iyi ve dürüst bir yasantının sonucunda sülük sülüklükten çıkar,sülüklügün olmaması gereken seyler yüzünden olustuguna dair bir varsayım var. kötü hükümet, kötü hava,
berbat seks, bir kolu tahta anne, parlak yastıklara gömülüp oturan baba, vesaire, ütopik toplum gerçeklesir mi gerçeklesmez mi, bilemiyoruz. Ama hâlâ insanlıgın bozuk tarafları ile ugrasmamız gerekiyor -açlar, siyah
beyaz ve kızıl, uyuyan bombalar, love-in'ler, hipiler, yeterince hipi olmayanlar, Johnson, Albequerque'nin hamam böcekleri, kötü bira, bel soguklugu, ödlek editörler, bunlar sunlar bunlar sunlar, ve sülük, sülük hâlâ yasıyor, ben bugün varım, yarın degil, benim ütopyam BUGÜN daha az sülük diyor, sizin hikayenizi de dinlemeyi çok isterdim, eminim herkesin katlanmak zorunda kaldıgı bir-iki McClin-lock tipi sülügü vardır,
sizin McClintock hikayeniz de beni güldürürdü herhalde. Tanrım, simdi aklıma geldi!!!!! BIR McCLINTOCK'UN GÜLDÜGÜNÜ HIÇ GÖRMEDIM!!!!!
su ise bak. tanıdıgınız sülüklerden birini düsünün ve kendinize onu gülerken görüp görmediginizi sorun, hiç gördünüz mü güldüklerini?
tanrım, aslına bakarsanız tek basıma oldugum zamanlar dısında ben de pek gülmem, kendimi mi yazıyorum yoksa? sülüklerin sülükledigi bir sülük, düsünün bir, kıvrılıp kaynasan, 69 durumlarında bir sülük kolonisi. 69
mu? hadi bir Chesterfield yakıp her seyi unutalım, sabaha görüsürüz, paçavra dolu bir kutuya tıkılmıs ve kobra memeleri oksarken.
selam, seni uyandırmadım, degil mi?
hay allah, düsünemedim.

Semiha 19:29 12.03.2011

Adam senden soğumuşsa, unut gitsin. seni severler, sonra içlerinde bir şey döner. bir lağım çukurunda ölmek üzere olduğunu, ya da bir arabanın altında kaldığını görseler bile üzerine tükürürler...

Öykü 20:28 27.04.2011

GELENEKSEL AHLAK ANLAYIŞI ÜZERİNE:
Cehennem olmayabilir, ama yargılayanlar bir tane yaratabilir. İnsanlara çok fazla şey öğretildiğini düşünüyorum. Her şey fazla öğretiliyor. Başına gelenlerden öğrenebilmelisin, tepkinden. Tuhaf bir sözcük kullanmak zorundayım burda..."İyi". Nerden geldiğini bilmiyorum, ama hepimizin içinde doğuştan bir iyilik damarı olduğunu düşünüyorum. Tanrı'ya inanmıyorum, ama içimizdeki o iyilik damarına inanıyorum. O damarı beslemek mümkün. Tampon tampona trafikte biri sana yol verdiğinde sihirdir her seferinde, Umut verir insana.

Can 11:02 11.05.2011

Kasabanın Ne Güzel Kızı...

Cass, beş kızkardeşin en genci ve güzeliydi. Kasabanın en güzel kızıydı Cass. Sağlam ve harikulade bir vücudu vardı. Kızılderili melezi. Yılan gibi kıvrımlı yılan gözlü. Sıvı halinde akan bir ateşti o. Girdiği şekle sığmayan bir ruh. Uzun, parlak ipek gibi saçları sağa sola dalgalanırdı hareket ettikçe. Ya çok şendi ya da hüzünlü. Arası yoktu Cass'ta. Deli diyenler vardı. İçi ölmüş olanlar. Onlar anlayamazlardı. Erkeklerin umurunda değildi deli olup olmadığı. Bir seks makinasıydı onlar için. Cass onlarla dans eder, flört eder ama bir iki kez hariç iş yatmaya gelince bir yolunu bulur ayrılırdı. Kızkardeşleri onu güzelliğini yanlış kullanmakla suçlar, kafasını kullanmadığını söylerlerdi. Oysa Cass'ta hem kafa hem ruh vardı. Resim yapar, dans eder, şarkı söyler, alçıdan şeyler yapar ve biri incindiğinde ta içinden duyardı onların acısını. Pratik bir kafası yoktu işte. Kızkardeşleri önce kendi erkeklerini cezbettiği için sonra da onlardan faydalanamadığı için kızarlardı ona. Çirkin erkeklere yanaşmak gibi bir huyu vardı. Yakışıklı erkeklerden iğrenirdi. "Hayat yok onlarda," derdi. "Mükemmel kulaklarından, burunlarından başka bir bok düşünmezler. Tamamen yüzeyseldirler, içleri yoktur..." Deliliğe yakın bir hiddeti vardı; bazıları hiddetine delilik derdi. Babası alkolden ölmüş, annesi de kızlarını terkedip kaçmıştı. Kızlar bir akrabalarının yanına gitmişler sonra bir manastıra yerleşmişlerdi. Manastır boktan bir yerdi. Özellikle Cass için. Diğer kızlar onu kıskanmış, hemen hepsi ile dövüşmüştü. Sol kolu baştan aşağı jilet izleri ile doluydu. Sol yanağında da bir iz vardı ama bu onu daha bir güzelleştiriyordu. Manastırdan çıktığının ertesi günü Batı Yakası Barı'nda tanıdım onu. En genci olduğu için kızkardeşlerinden sonra çıkmıştı manastırdan. Tek kelime söylemeden gelip yanıma oturdu. Kasabadaki en çirkin adam bendim; belki de bunun için beni seçmişti. "İçki?" diye sordum. "Tabii niye olmasın?" Konuşmalarımızda kayda değer fazla bir şey yoktu. Cass'ın öyle bir havası vardı. Beni seçmişti ve olay onun için bu kadar basitti. Rahat. İçkiyi seviyor fazlaca içiyordu. Yaşı tutmadığı halde bara girmeyi başarmıştı. Belki de sahte bir kimliği vardı, bilmiyorum. Her neyse, her tuvaletten dönüp yanıma oturduğunda erkeklik gururum kabarıyordu. Yalnız kasabanın değil hayatımda gördüğüm en güzel kadındı o. Kolumu beline dolayıp öptüm. "Beni güzel buluyor musun?" "Evet ama başka bir şeyler var sende... görünümünle ilgili değil." "İnsanlar beni hep güzel olmakla suçluyorlar, gerçekten güzel miyim sence?" "Güzel kelimesi yeterli değil." Cass elini çantasına soktu. Mendilini alacak sandım. Uzun bir saç iğnesi çıkarttı. Davranmama fırsat vermeden iğneyi burnuna geçirdi, burun deliklerinin hemen üstünden, yanlamasına sokuvermişti iğneyi. Korku ile karışık bir bulantı hissettim. Bana bakıp güldü. "Beni hâlâ güzel buluyor musun?" İğneyi çekip mendilimi kanayan burnuna tuttum. Barmen ve çevredekiler olayı izlemişti. Barmen yanımıza geldi: "Bana bak," dedi Cass'a, "Bir daha sapıtırsan kendini dışarıda bulursun. Senin oyunlarına ihtiyacımız yok!" "S..tir git ulan!" dedi Cass. "Ona hâkim ol," dedi barmen bana. "Sorun yok," dedim. "Burun benim, ne istersem yaparım burnumla," dedi Cass. "Olmaz," dedim. "Benim canım yandı." "Ben burnuma iğne sokunca senin canın mı yanıyor?" "Evet, gerçekten." "Peki, bir daha yapmam. Neşelen biraz." Öptü beni gülerek. Bir eli ile mendili burnuna bastırıyordu. Bar kapanınca kaldığım eve gittik. Bira içip konuştuk. Sıcak ve sevecen biri olduğunu sezmeye başlamıştım. Kendini farkında olmadan sunuyordu. Yine de bazan aksi, anlaşılmaz bir tavır takınıyordu. Schitzi. Harikulade, manevi, kutsal bir Schitzi'ydi o. Herifin biri canına okuyacaktı günün birinde şüphesiz. Ben olmazdım inşallah. Yatağa girdik. Işığı söndürdükten sonra sordu. "Şimdi mi istersin yoksa sabah mı?" "Sabah," diye yanıtladım ve sırtımı döndüm. Sabah kalkıp kahve yaptım, yatağa getirdim. Güldü. "Geceyi pas geçen ilk erkeksin," dedi. "Boşver," dedim. "Hiç olmasa da olur." "Hayır, istiyorum. Bekle biraz tazeleneyim," dedi. Cass helaya gitti. Kısa bir süre sonra döndüğünde nefesimi kesti; uzun siyah saçları, ağzı, gözleri, kendisi pırıl pırıldı... Sakin bir tavırla vücudunu açtı. İyiye alamet. Yatağa girdi. "Hadi gel sevgilim." Yanına uzandım. Kesik ama tereddütsüz öpüşüyordu. Ellerimi teninde, saçlarında gezdirdim. Birleştik. Sıcak ve dardı. Uzatmak için ağır bir tempo tutturdum. Gözlerimin içine bakıyordu. "Adın ne?" diye sordum. "Boşver," dedi. Güldüm ve devam ettim. Giyindikten sonra arabamla barın kapısına bıraktım onu. Unutulacak kadın değildi. İşsizdim. Öğlen ikide uyanıp gazeteleri okudum. Elinde kocaman bir yaprak ile geldiğinde küvete gömülmüştüm. "Banyoda olacağını biliyordum," dedi. "Şeyini örtmen için bir yaprak getirdim ben de." Yaprağını suyun üstüne bıraktı. "Nerden bildin banyo yaptığımı?" "Ben bilirim." Her gün ben banyodayken geliyordu. Değişik saatlerde banyo yapmama rağmen. Yaprağı da unutmuyordu. Sonra sevişirdik. Birkaç kez telefon etti. Sarhoşluk ve kavgadan tutuklanıyordu. Kefaletle çıkardım. "Pis köpekler," dedi. "Sana bir içki ısmarlayıp donuna girebileceklerini sanırlar." "İçkiyi kabullenince başına belayı sarıyorsun zaten," dedim. "Benlen ben olduğum için ilgilenemezler mi sanki?" "Beni hem sen hem de vücudun ilgilendiriyor. Ama çoğu erkeğin vücudunun dışındaki şeylerle ilgileneceğini sanmam." Altı ay için şehri terkettim. Serserilik yapıp geri döndüm. Cass'ı unutamamıştım. Ufak bir tartışma geçmişti aramızda. Ayaklarım karıncalanmaya başlayınca da basıp gitmiştim. Döndüğümde onu bulamayacağımdan emindim. Batı Yakası Barı'nda yarım saat oturdum, içeri girip yanıma oturdu. "Demek döndün it." Ona bir içki söyledim. Sonra baktım. Boynuna kadar kapalı bir elbise giymişti. Hiç böyle giyindiğini görmemiştim. İki gözünün altında baş kısmı cam, içeri gömülmüş birer topluiğne vardı. İğnelerin sadece başları dışarıda kalmış dibe kadar girmişlerdi. "Allah belanı versin, hâlâ kendini mahvetmeye çalışıyorsun." "Yok canım moda bu, aptal," dedi. "Delinin birisin." "Özledim seni," dedi. "Başka biri var mı?" "Hayır, kimse yok. Bir tek sen. Ama çalışıyorum. Fiyatım on dolar. Sana parasız." "Çıkar şu iğneleri." "Hayır, çok moda." "Beni üzüyorsun." "Emin misin?" "Allah kahretsin, eminim." Yavaşça iğneleri çıkartıp çantasına soktu. "Neden güzelliğinle uğraşıyorsun? Kabullensene." "Çünkü başka bir şey gördükleri yok. Güzellik bir bok değil, uçar. Çirkin olduğun için talihlisin. Biri sana ilgi gösterirse başka bir nedeni olduğunu biliyorsun." "Tamam," dedim. "Talihliyim." "Çirkin olduğunu söylemek istemedim. Başkalarına göre belki. Aslında harikulade bir yüzün var." "Sağol." Birer içki daha yuvarladık. "Neler yapıyorsun?" diye sordu. "Hiç. Canım bir bok yapmak istemiyor. İstek yok." "Ben de. Kadın olsan orospuluk yapardın." "Bir sürü yabancı ile o denli yakın ilişkiye girmek istemezdim. Yılardım." "Haklısın, yıldırıcı, her şey çok yıldırıcı." Beraber çıktık. İnsanlar sokakta Cass'a hâlâ bakıyorlardı. Hâlâ çok güzel bir kadındı, belki de her zamankinden daha güzel. Evime gittik. Bir şişe şarap açıp konuştuk. Konuşmak kolaydı onunla. O konuşur ben dinlerdim, sonra ben konuşurdum. Akıcı ve zorlamasız bir muhabbet. Sırlar yaratırdık beraber. İyi bir tane yakalayınca o eşsiz gülüşünü gülerdi. Yalnız o gülebilirdi öyle. Bir alev coşkusu. Konuşurken birbirimize yaklaşır öpüşürdük. O gece arzulandık ve yatağa girdik. Elbisesini çıkardı ve o zaman boynundaki korkunç yarayı gördüm. Geniş ve uzun. "Allah senin canını alsın kadın," diye bağırdım yataktan. "Allah canını alsın, ne yaptın?" "Kırık bir şişe ile denedim bir gece. Beni beğenmiyor musun artık? Güzel değil miyim?" Yatağa çekip öptüm onu. Beni itip güldü. "Bazı müşteriler on dolar verdikten sonra yarayı görüp vazgeçiyorlar. On dolar da bende kalıyor. Amma matrak." "Evet," dedim. "Gülmekten kırılacağım... Cass! Deli karı. Seviyorum seni... Kendini mahvetmekten vazgeç. Yaşayan kadınların en güzelisin." Tekrar öpüştük. Sessizce ağlıyordu. Gözyaşlarını duydum. Siyah saçlarını bir ölüm bayrağı gibi yaymıştı yatağa. Ağır, hisli ve güzel bir sevişme tutturduk. Sabah Cass kalkıp kahvaltı hazırladı. Sakin, mutlu bir görünümü vardı. Şarkı söylüyordu. Yatakta kalıp onu seyrettim. Sonra gelip sarstı beni "Kalk artık domuz. Yüzüne, s..ine biraz soğuk su serp, yemeğe gel." Sahile götürdüm onu o gün. Yaz henüz başlamamıştı, hafta arası olduğu için ortalık nefis bir sessizlikteydi. Kıyı sefilleri paçavralar içinde kuma uzanmışlardı. Bazıları taş banklara oturmuş aynı şişeden kafa çekiyorlardı. Martılar aptal ama telaşlı uçuşlarındaydılar. Yetmişlik, seksenlik moruk karılar kocaları öldükten sonra kendilerine kalacak evleri satıp satmamayı tartışıyorlardı. Her şeye rağmen havada bir barış kokusu vardı. Kıyılara bıraktık kendimizi. Az konuştuk. Mutluyduk beraber. İki sandöviç, biraz cips ve içecek bir şeyler aldım, kumlara uzanıp atıştırdık. Sarılıp uyuduk bir süre. Sevişmekten bile güzeldi bu sanki. Gerilimsiz bir beraber akış. Uyandıktan sonra eve döndük. Yemek pişirdim. Yemekten sonra beraber oturmamızı teklif ettim. Uzun uzun baktı bana bir şey söylemedi. Sonra yumuşak bir sesle "Hayır," dedi. Bara bıraktım onu, çıkmadan önce eline bir içki verdim. Fabrikanın birinde bir ambalaj işi buldum. Bütün hafta öyle geçti. Dışarı çıkamayacak kadar yoruluyordum ama cuma akşamı Batı Yakası Barı'na gittim. Oturup Cass'ı bekledim. Saatler geçti. Barmen yanıma geldiğinde kafayı iyice bulmuştum. "Sevgilin için üzgünüm," dedi. "Ne var ki!" "Özür dilerim, duymadın mı?" "Hayır." "İntihar. Dün gömdüler." "Gömdüler mi?" dedim. Her an kapıdan girecekmiş gibi bir his vardı içimde. İnanamıyordum. "Kızkardeşleri gömdüler onu." "Nasıl oldu?" "Gırtlağını kesti." "Anlıyorum. Şu içkiyi tazele." Kapanış saatine dek içtim. Cass. Beş kızkardeşin en güzeli. Kasabanın en güzeli. Arabayı eve sürerken düşünüyordum. Üstelemeliydim "Hayır" dediğinde. Beni istediğine şüphe yoktu. Tembel, ilgisiz, bencil davranmıştım. İkimizin de ölümünü haketmiştim. Köpeğin biriydim. Hayır, köpeklerin ne günahı var. Evde bir şişe şarap bulup içtim. Cass, kasabanın en güzel kızı yirmisinde ölmüştü. Dışarıda biri otomobilin kornasına basıyordu. Israrla. Şişeyi fırlatıp bağırdım. "ALLAHIN BELASI OROSPU ÇOCUĞU. KES SESİNİ!" Gece üstüme geliyordu ve yapabileceğim tek şey yoktu.

Hilal Yaran 19:21 08.06.2011

Eğer işin içinde aşk ve silahlar varsa, insanlar laf olsun diye konuşmazlar//

Barış Su Karakelle 22:52 10.08.2011

bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama viski döküyorum üstüne
sigara dumanına
boğuyorum,
fahişeler, barmenler ve
bakkal çırakları hiçbir zaman
bilmiyorlar onun orada
olduğunu.

bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama ben ondan güçlüyüm,
yat lan aşağı, diyorum ona,
ocağıma incir dikmek mi
niyetin? Avrupa'daki kitap
satışlarını sabote etmek mi?

bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama zekiyim, sadece
geceleri izin veriyorum çıkmasına,
herkes yattıktan sonra.
orada olduğunu biliyorum, derim
ona, kederlenme
artık.

sonra yerine koyarım yine
ama hafifçe öter
tamamen ölmesine de izin
vermiyorum
ve birlikte uyuyoruz
gizli antlaşmamızla
ve insanı ağlatacak kadar
güzel, ama ben
ağlamam, ya
siz?

Sercan 18:53 21.09.2011

Kitlelerin Dehası

Ortalama insanda
Herhangi bir günde herhangi bir orduya
yetecek kadar ihanet,
nefret, şiddet
ve saçmalık vardır.
VE Cinayet konusunda En Becerikliler
Cinayet Karşıtı vaaz verenlerdir
VE Nefreti En İyi Becerenler
Sevmeyi Vaaz Edenlerdir
VE-SON OLARAK-
SAVAŞI EN İYİ BECERENLER
BARIŞ VAAZI
VERENLERDİR

Tanrıyı Vaaz Edenlerin
Tanrıya İhtiyacı Var
Barış Vaaz Edenlerin
Huzuru Yok
SEVGİYİ VAAZ EDENLER
SEVGİSİZDİR
VAAZ VERENLERDEN SAKININ
Bilmişlerden Sakıının.

DURMADAN
KİTAP
OKUYANLARDAN
Sakının
Yoksulluktan Nefret Edenlerden
Ya da Gurur Duyanlardan Sakının
Övgü Göstermekte Hızlı Davrananlardan SAKININ
Karşılığında ÖVGÜ Beklerler

Sansürlemekte Hızlı Davrananlardan SAKININ
Bilmedikleri Şeylerden
Korkarlar

Sürekli Kalabalıkları Arayanlardan Sakının;
Tek Başlarına
Bir Hiçtirler

Ortalama Erkekten
Ortalama Kadından
Sakının
Sevgilerinden SAKININ

Sevgileri Vasattır, Vasatı
Aranır Dururlar
Ama Nefretleri Dahiyanedir
Nefretleri Seni Beni
Herkesi Öldürebilecek Kadar
Dahiyanedir.

Yalnızlığı İstemezler
Yalnızlığı Anlamazlar
Kendilerinden Farklı
Herşeyi
Yoketmeye
Çalışırlar

Sanat
Yaratamadıklarından
Sanatıı
Anlayamazlar
Yaratma Başarısızlıklarını
Dünyanın Beceriksizliğine
Yorarlar

Kendileri Tam Sevemedikleri İçin
Senin Sevginin
Eksik Olduğuna İNANIR
VE SENDEN
NEFRET EDERLER

Ve Nefretleri
Parlak Bİr Elmas
Bir Bıçak
Bir Dağ
Bir KAPLAN
Bir Baldıranotu Gibi
Mükemmeldir

En Usta Oldukları
SANATTIR
NEFRET!

Charles Bukowski

İpek 21:44 29.01.2012

Kimseyi değiştiremezsin hayatta.
Ve kimse için de değişmemelisin.
Kimliğini kaybettiğin an yaşamını çöpe attın demektir.
İstemediğin sürece hiçbir şey için ödün vermeyeceksin hayatta.
Gün gelir verecek bir şeyin kalmaz çünkü.
Her şeyi sen istediğin için yapacaksın, başkası senden istediği için değil.
Ve sen, sen olarak kaldığın sürece senin yanında olanlar da mutlu olacaktır.
Bırak hayatına eşlik etmek isteyenler gelsin seninle.
Yolun bitimine kadar gelmeleri şart değil.
Herkesin gidebileceği bir yol vardır.
Sen yeter ki yanında yer ayırmayı bil.
Ne sen kimse için mecburi istikametsin, ne de bir başkası senin için

var uyeara='/uyelerdeara.php'; var grupara='/gruplarda_ara.php'; var forumara='/forumda_ara.php';